DOLAR 32,3567
EURO 34,4385
ALTIN 2.491,43
BIST 9.814,19
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Niğde 17°C
Az Bulutlu
Niğde
17°C
Az Bulutlu
Cts 18°C
Paz 18°C
Pts 23°C
Sal 23°C

İHSAN YALÇINKAYA: DEPREM

İHSAN YALÇINKAYA: DEPREM
13.03.2023
222
A+
A-

Çocukluğumda rahmetli babam yer sarsıntısı hissettiğinde büyük bir panikle anama “Zelzele oluyor!” derdi. Rahmetli anam da “Ne zelzelesi? Çocukları korkutma! Senin başın çevriniyor.” diye cevap verirdi.

Birkaç dakika sonra tek katlı, tek odalı evden kendimizi dışarı attığımızda ahırın ya da samanlığın duvarlarından yıkılan yerleri görür; deprem olduğunu anlardık.

6 Şubat’ta on bir ilimizi etkileyen Kahramanmaraş merkezli deprem, ülkemizde yediden yetmişe herkesin yüreğini dağladı. Dünyada eşine rastlanmayan ve birçok Avrupa ülkesinin yüz ölçümünden daha büyük alanda meydana gelen deprem,  asrın felaketi olarak tarihe geçti.

O gün toprak asabileşti. Yer beşik gibi sallandı. Gök yere kavuştu. Kar yağıyor, tipi vuruyor, fırtına esiyordu. Kara kışın ortasında bir kara şubat geldi yurdumuza. Sokaklar acıya boğuldu. Feryat figan birbirine karıştı. Simsiyah dumanlar kapladı şehirlerin semalarını.

Acı büyük sızı çok derindi. Anne, baba, eş, kardeş, çoluk çocuğun çığlıkları arşa ulaştı. Hazin felakette ağıtlar yükseldi yurdun dört bir yanından: Sarsıntıyla kalktı Altı Şubat’ta/Gecenin yarısı dördü Türkiye’m / Ağır deprem oldu kırılan hatta / Hazin bir felaket gördü Türkiye’m…

Enkaz altından çıkarılanların her birinin yaşadığı acı diğerinden farklıydı. Üç yaşındaki çocuğun “Yaa, babam da yok! Babam olsaydı beni kurtarırdı. Baba, haydi beni kurtar! Babacığım!..” feryadı yankılanırken etrafta, betonun altında can çekişen babayı çıkarmaya çalışan kurtarıcı: “Baban şimdi yok, onun yerine ben varım!” diyerek hıçkırıklara boğuluyordu.

Görevlilere “Ağabey, bir şey diyeceğim: Siyah bir çanta olacak. Oyuncaklarım var onun içinde. Vazo gibi bir şey. Onu da alın. İçinde param var. Zaten evimiz de yok. O parayla belki ev alırız.” diyen Rıdvan, gecenin karanlığında omuzlarına aldığı kocaman yükü taşımaya çalışıyor ve çaresiz bakışlarla depremin dehşetini anlatıyordu.

Yorgun suratıma yorgun bakarak / Koyu karanlıkta şimşek çakarak / Gönülden bir dertli ağıt yakarak / Oy kara bağrımı deldin zelzele…

Küçük bir kız çocuğu “En büyük asker bizim asker!” diyerek askerlerin kollarında göçükten çıkarılıyor, betonun altından çıkarılmaya çalışılan başka bir çocuğun “Babam nerede?” sorusuna “Ben hem anneyim hem babayım, korkma iyileşeceksin!” sözleriyle karşılık veren annenin feryadı, yavrusunun yüreğindeki ateşi söndürmeye yetmiyordu. “Kim benim babam olacak?” sözleriyle sabinin anlamsızca bakan gözlerinden izleyenlerin yüreğine akan yaş anı, sözün bitip nefesin kesildiği andı.

Enkazın altından çıkan genç kızın “Bana bir başörtüsü verin.” sözüne görevlinin “Senin Allah’ına kurban!” cevabı orada bulunanları sükût yüklü, derin bir düşünceye sevk ediyordu.

Moloz yığınlarının arasında umudu bırakmayanları görevliler, “bismillah” diyerek göçük altından çıkarırken diğer görevliler süratle sedyeye koşuyor; etraftakiler ise tekbir getiriyordu. Hayata yeniden gözlerini açıp ambulansa götürülen yaralı ise  “Hiçbir yere gidemem, burada benim anılarım var, beni götürmeyin!” diye çığlık atıyordu.

Bir eski yönetici: “Kaçak yapıya müsaade etmedim, birçok kişiyle de kötü oldum. Bazen de bana kızdılar. Depremden üç gün önce bir vatandaş selamımı almadı. ‘Memlekette tek doğru sen misin?’ dediler. Vicdanım rahat.” diyerek olup bitenlerden aslında hepimizin sorumlu olduğunu buruk ses tonuyla bizlere hatırlatıyordu.

Felakete uğrayanlar için pişirilen ekmekleri, yolların kardan kapalı olmasına aldırış etmeden kilometrelerce sırtında taşıyan bir vatandaşımızın kendisine mikrofon tutanların sorularını “Devlet incinir.” diyerek cevapsız bırakması, bambaşka bir duygu ihtiva ediyordu.

Enkazda gözlüğünü kaybedip iğneyle kuyu kazar gibi yitiğini arayanlar, tek başına yemek kuyruğunda sıra bekleyen kimsesiz çocuklar, üç yaşındaki çocuklara kaşıkla çorba veren beş yaşındaki ablalar, gün boyu çalışmaktan yorulup koyun koyuna uykuya dalan kurtarma ekipleri, kulağını dikip ayağını içine çekerek enkaz altında kalan sahibine duyduğu üzüntüyü yansıtan karabaşların durumu kelimelerin artık kifayet etmediği görüntüler arasındaydı.

Sosyal medyada yakınlarını arayanlar, birbirinden hüzünlü tablolarla karşılaşıyordu. Kafa kafaya çarpan binaların arasında iki arkadaşını kaybeden kızın paylaştığı fotoğrafın altında yazılı olan “Ben yaşıyorum ama üçümüzün de gülüşleri yok oldu.” ibaresini görenlerin dudaklarından gayriihtiyari “Mekânları cennet olsun.” cümlesi dökülüyordu.

Göçük altındaki biricik kızının elini saatlerce bırakmayan babanın öylece bekleyişi, kızının soğuk ellerinden ellerini ayırmayışı ciğerleri paramparça ediyor; yerin oynamasının, toprağın kaynamasının dizelere dökülüşü milyonların yüreğini dağlıyordu: Pazarcık’ta yer yerinden oynadı / Elbistan’da kara toprak kaynadı / Seksen beş milyonun yüreği yandı / Oy Türkiye’m, oy Türkiye’m! Ooy, oy!..

Bir başka acılı babanın yanına koşarak gelen insanlar: “Rabb’im yavrunuzu katının en güzel yerinde ağırlasın.” diye dua ediyor, Allah’ın aslanı Hz. Ali Efendi’mizin Hz. Fatıma’nın tabutunu taşırken yardım istemesini hatırlatarak onu teselli etmeye çalışıyorlardı.

Beş yaşındaki Hazal’ın yıkıntının altından çıkarılması, bir taraftan yüreklere su serpiyor; bir taraftan da kendisine su vermek isteyenlere “Daha muayene olmadım.” demesi orada bulunanları suskunluk dolu bir hayrete düşürüyordu.

Mersin’e götürüldükten sonra orada doğum yapan annenin dimağından dökülen sözler herkesi şaşırtıyor ve ağıt dizelerine yeni mısralar ekleniyordu: Hatay, Maraş duman sardı dağları / Solup gitti Adıyaman bağları / Ağıt yaktı ölenlere sağları / Feryat figan döş koymadı zelzele…

Yüz dokuz saat sonra enkazdan çıkarılırken “Bizi duyuyor musun?” diye sorulduğunda “Şu anda çok kirliyim ve çok kokuyorum, sizi rahatsız edebilirim.” diyerek ambulansa binmek istemeyen kadını seyredenlerin önce gözleri doluyor, sonra o gözlerden yanaklara doğru ağır ağır yaşlar süzülüyordu.

Kıyamet gününü andıran o gün, enkazdan çıkarılan ıstıraplı kişi battaniyeyle taşınırken bir yandan da yaşadıklarını “Öldüm sorguya çekildim, beş vakit namaza başlayacağım.” diyerek paylaşıyordu. Gencin sesi soluğu ile hıçkırığa boğulanların sesi soluğu birbirine karışıyor ve depremin vahametinin tahminlerin de ötesinde olduğunu ortaya koyuyordu: Kıyamet kopunca bir uçtan uca / Taş üstünde taş koymadı zelzele / Ağarmak bilmedi o uzun gece / Gözümüzde yaş koymadı zelzele…

Yardım için gönderilen tulumun cebinden çıkan mektupta sekiz yaşındaki Zeynep’in: “Korkmayın güzel kardeşlerim! Sizin için elimden gelenin fazlasını yapacağım. Üzülmeyin! Elimizde olan her şeyi size vereceğiz. Ağabeylerim, ablalarım, annem, babam ve ben; siz üşümeyin diye elimizden gelenin fazlasını yapacağız. Sesiniz sesimiz, soluğunuz soluğumuz olacak!” satırları okuyanların boğazında düğümleniyordu.

İki kahraman Malta’dan Romanya’ya giden mazot tankerini durduruyor, yardım kuruluşlarına parasını karşılattırarak geminin rotasını İskenderun’a çeviriyordu. “Gücümüzün yettiği kadar değil, yüreğimizin yettiği kadar!” diyerek yurdumuzun her yöresinden vatandaşlarımız gözünü kırpmadan deprem bölgesine koşuyordu.

Ülkemize gelen Fransız gazetecinin depremde yardıma koşan insanlarımız için kurduğu “Türkler çıldırmış gibiydiler, deprem bölgesine yardım götüren tırlar yollarda frenleri yokmuş gibi sanki uçarak gidiyorlardı.” cümleleri duyanlara parmak ısırtıyordu.

Türkiye yastaydı. Bayraklar yarıya indi. Eller böğürlerde kaldı. Millet birlik olmuş, bu manzara “Adın hiçbir önemi yok, insanlık bir kimliktir.” diyen bir düşünürün sözlerini yeniden akıllara getiriyordu.

Doktorlar, öğretmenler, tesisatçılar, sanatçılar, maden işçileri, araba tamircileri, berberler, kasaplar, yabancı uyruklular… canla başla çaba harcıyor; millî kararlılık muhteşem bir güce dönüşüyordu.

Milletin asil evlatları oradaydı. Kömürün isinden altın çıkaran Türkiye Taşkömürü Kurumu çalışanlarının “TTK diye yazılır, devlet diye okunur!” sloganının hemen altında “Kömür için değil, ömür için geldik Türkiye’m! Hakkınızı helal edin.” yazısı yer alıyordu.

Anadolu’da yüreği yanan kişilere acısı hafiflesin diye gerçekleştirilen kül yedirme usulü, unutulmaya yüz tutmuş en eski geleneklerimizdendi. Başı ellerinin arasında bir babanın yerden parmağıyla deşelediği külü alıp ağzına götürmesi izleyenleri hayrete düşürüyordu.

Kar yağışı altında yetim bir çocuk, yemek tavasının dibinde kalan yiyeceğe ekmek banarken “Allah’ım hiçbir çocuğu annesiz, babasız, çaresiz bırakma!” duası dillerde yeniden canlanıyor, biraz ileride ise kendi çabalarıyla kurtulan küçük bir çocuk “Kardeşim ölebilir, o da yanımdaydı. Kardeşim nerede?” diye feryat ediyordu.

Bütün ailesini depremde kaybeden sesi kısılmış bir baba “Antep’ten ötedir Maraş’ın yolu” ağıtını sessizce içine akıtıyor; onun “Annem, hanımım, kızım, oğlum diye ağlayamıyorum; bütün ailem gitti! Evlat gitti! Torun gitti, mal gitti, mülk gitti! Bu yaşımdan sonra ben de gurbete gidiyorum.” sözleri yürekleri dağlıyordu.

Vefat etmiş çocuğunun üstüne üşümesin diye battaniye örten baba acıyla kıvranıyor “Her nefis ölümü tadacaktır, acımız büyük, üzüntümüz sonsuzdur; tesellimiz ise yavrum şehittir.” ifadeleri ciğerleri sızlatıyordu.

Kendisine su verilen baba “Bunu bile almaya utanıyorum vallahi!” sözleriyle paranın pulun değil sadece insanlığın geçerli olduğunu ifade ediyordu. Üzüntülü baba, şehirlerin cenazesine şahit olmanın yarının Türkiye’sinin daha anlaşılır olması bakımından önemli olduğunu dilinin döndüğü kadar etrafındakilere anlatmaya çalışıyordu.

Her veda hüzünlüdür. Ağlamak gideni geri getirmese de felaketi yaşayanlar, başını önüne eğip ağlayarak yıllarını verdiği yurduna, memleketine veda ediyordu. Bu görüntüyü tarif etmede kelimeler kifayetsiz kalıyor, söz sükûta eriyor, yürek kalemi mürekkebini sayfaya akıtmaktan imtina ediyordu.

Depremde zarar gören öğrencilerden başka illere nakledilenler için “Kızımızın naklini aldık, kızımız emin ellerde.”, “Bir selam da Eskişehir’den…”, “Yeni talebelerimizin başımızın üstünde yeri var.”, “Tespih tanelerinden bir tanesi de Çorum’da.”, “Önce Allah’a sonra bizlere emanet.”, “Sütçü İmam’ın torunlarından bir evladımız da bizde.” cümleleri ortak dil olarak terennüm ediliyordu.

Şubat, memleketimizde hiç bu kadar soğuk ve can yakıcı olmamıştı. Asrın felaketine maruz kalanların sesleri yorgun, dilleri durgun, benizleri solgun düşüyor ancak yardıma koşan koca bir milletin varlığının arkalarında olduğunu bilmek onlara büyük bir güç veriyordu.

Kumbarasındaki parayı bağışlayan çocuklar, çeyizini teberru eden genç kızlar, umre parasını verenler,  emekli ikramiyesini gönderenler… Kısaca herkes yardıma koşuyordu. Can kurtarmak için enkazın altına giren ekipler “Evinizi, canınızı düşünmüyor musunuz?” sorusuna karşılık “Bizim evimiz de canımız da milletimiz için!” diyerek hikâyesi yarım kalan insanların ellerinden tutuyordu.

Annesini, babasını kaybetmiş acılı evlat ağlamaktan ağzına lokmayı götüremiyor; iki elini yukarı kaldırarak: “Allah’ım eğer yanılırsam beni düzelt, kaybedersem bana rehberlik et, boş vermeyi başarırsam devam etmemi sağla, umutsuzluğa kapılırsam mucize yolla!”  diye dua ediyordu.

Ölümün takvim kullanmadığı acı çeken şehirlerin insanları son kez akşam yemeği yediler, son kez televizyon karşısında çay içtiler, belki de son kez beraber uyudular…

Ailesini depremde kaybedenler; anayı, babayı, eşi, evladı kefene sardılar. “Ellerim bembeyaz oldu, çok üşüyorum, anneanneme gitmek istiyorum!” diyen çocuğun yanında kefen ve oyuncaklar bir aradaydı.

Mucize kurtarılışlarla birlikte iki yüz kırk sekiz saat sonra Aleyna’yı enkazdan çıkaran madencinin gözlerinden süzülen yaş, kalplerimize aktı. Milletimizi kedere boğan depremin ateşi, düştüğü yeri değil hepimizin yüreğini yaktı. “Ateş düştü milletin ocağına / Yıkılan evine bakıp ağladı / Yavrusun toprağa verdi anası / Mezarında ağıt yakıp ağladı…”

Bu kara günde tüm dünya bu yüce milletin necip olmasını müşahede etti. Milletçe büyük bir merhamet beraberliği yaşandı. Türk milletinin kalbinde nice kahramanlar olduğuna ağlayarak şahit oldu herkes.

“Yıkık hayatları gördüm ağladım / Sağıma, soluma döndüm ağladım / Onlar üşüdükçe dondum ağladım / Hava soğuk, üstün kardı Türkiye’m…”

Depremde yanıp göyünen ülkemizin yaraları elbet sarılacak. Yıkılan yerler elbet onarılacak. Aklın ve bilimin ışığında; sabır, şükür ve dua ile yarınlarımızı  yeniden  inşa edeceğiz. Allah birlik ve beraberliğimizi böyle afetlerle sınamasın. “Sesimi duyan var mı?” cümlesini işitmeyeceğimiz günler; tek yürek tek bilek olan milletimizin ortak arzusu ,  ortak umudu olsun…

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.